H
Haeckel,
Ernst
Ünlü evrimci biyolog Ernst
Haeckel, Darwin'in yakın bir dostu ve destekçisiydi. Evrim teorisini
desteklemek için, farklı canlıların embriyolarının birbirine benzediğini öne
süren "rekapitülasyon" adlı iddiayı ortaya atmıştır. Haeckel'in bu
iddiayı ortaya atarken çizim sahtekarlıkları yaptığı ise daha sonra anlaşılmıştır.
(bkz. Embriyolojik evrim)
Haeckel, bir yandan bu tip bilim
sahtekarlıkları yaparken öte yandan da öjeni propagandası yürütüyordu. Öjeniyi
Almanya'da ilk benimseyen ve yayan kişi, Ernst Haeckel olmuştur. (bkz. Öjeni)
Yeni doğan sakat bebeklerin zaman geçirilmeden öldürülmesini, böylece toplumun
evriminin hızlandırılmasını önermişti. Daha da ileri gitmiş ve cüzamlıların,
kanserlilerin ve akıl hastalarının da acısız bir biçimde öldürülmeleri
gerektiğini, yoksa bu kişilerin topluma yük olacaklarını ve evrimi
yavaşlatacaklarını savunmuştu.
George
Stein, Haeckel'in evrim teorisine olan körü körüne bağlılığını şöyle
özetlemiştir:
Haeckel
Darwin'in doğru olduğunu iddia ediyordu... İnsan türü sorgulanmayacak bir
şekilde hayvanlar aleminden evrimleşmişti. İnsanların sosyal ve politik varlığı
Darwin'in gösterdiği gibi evrim kanunları, doğal seleksiyon ve biyoloji ile
idare ediliyordu. Bunun tersini savunmak batıl inançtı.198

Hallucıgenıa
Canlıların
bugünkü mükemmel halleriyle yeryüzü katmanlarında belirdiği Kambriyen devrinde
bir anda ortaya çıkan canlılardan biri de Hallucigenia'dır. (bkz. Kambriyen
devri) Bu Kambriyen canlısının fosilinde, saldırılara karşı korunma sağlayan
dikenler ya da sert kabuklar yer alır. Bu konuda evrimcilerin açıklayamadıkları
nokta, ortada hiçbir "avcı" canlının bulunmadığı bu devirde bu
hayvanların nasıl bu kadar iyi bir korunmaya sahip olduklarıdır. Ortada avcı
hayvanların bulunmayışı, konuyu "doğal seleksiyon"la açıklamayı
imkansız kılmaktadır.

Hayat
Hayattan Gelir Tezi
bkz.
Biyogenez (Biogenesis)
Hayat
Ağacı (Tree Of Life)
Darwinizm'e
göre canlılık tek bir kökten gelen ancak sonra dallara ayrılan bir ağaç gibi
olmalıdır. Nitekim bu varsayım Darwinist kaynaklarda ısrarla vurgulanır ve
"hayat ağacı" (tree of life) kavramı sık sık kullanılır. Bu hayali
hayat ağacına göre canlılar arasındaki en temel sınıflandırma birimi olan filumların
da kademe kademe ortaya çıkmış olması gerekir.
Darwinizm'e
göre önce tek bir filum oluşmalı, sonra diğer filumlar küçük küçük değişimlerle
ve uzun zaman dilimleri içinde yavaş yavaş belirmelidir. (bkz. Filum) Bu varsayıma
göre, hayvan filumlarının sayısında kademeli bir artış yaşanmış olmalıdır. Bu
konuda yapılan çizimler de Darwinist varsayımlara göre hayvan filumlarında
beklenen kademeli sayı artışını göstermektedir. Darwinizm'e göre canlılık bu
şekilde gelişmiş olmalıdır. Fakat fosiller bu hayali "hayat ağacı"nı
reddetmektedir. Fosil kayıtlarına göre ortaya çıkan gerçek şudur: Hayvanlar ilk
ortaya çıktıkları dönemden itibaren çok farklı ve çok komplekstirler. Bugün
bilinen tüm hayvan filumları, yeryüzünde aynı anda, Kambriyen devri olarak
bilinen jeolojik dönemde ortaya çıkmışlardır.

Darwinizm'in
dünya çapındaki en önemli eleştirmenlerinden biri olan Berkeley Üniversitesi
profesörü Phillip Johnson, paleontolojinin ortaya koyduğu bu gerçeğin
Darwinizm'le olan açık çelişkisini şöyle açıklamaktadır:
Darwinist
teori, canlılığın bir tür "giderek genişleyen bir farklılık üçgeni"
içinde geliştiğini öngörür. Buna göre canlılık, ilk canlı organizmadan ya da
ilk hayvan türünden başlayarak, giderek farklılaşmış ve biyolojik sınıflandırmanın
daha yüksek kategorilerini oluşturmuş olmalıdır. Ama hayvan fosilleri bizlere
bu üçgenin gerçekte başaşağı durduğunu göstermektedir: Filumlar henüz ilk anda
hep birlikte vardır, sonra giderek sayıları azalır.199
Kambriyen
öncesi (Prekambriyen) dönemde sadece tek hücreli canlıların oluşturduğu üç
farklı filum vardır. Kambriyen'de ise 60'ı aşkın farklı hayvan filumu bir anda
ortaya çıkmıştır. İlerleyen dönemde ise bu filumların bir kısmının soyları
tükenmiş, günümüze kadar sadece bazı filumlar ulaşmıştır. Ünlü evrimci paleontolog
Roger Lewin, Darwinizm'in hayatın tarihi hakkındaki tüm varsayımlarını çökerten
bu olağanüstü durumdan şöyle söz eder:
Hayvanların
tüm tarihindeki "en önemli evrimsel olay" olarak tanımlanan Kambriyen
patlaması, daha sonra da varlıklarını koruyacak olan bütün temel vücut formlarını
(filumları) ortaya koymuştur. Bunların bir kısmının daha sonra soyları
tükenmiştir. Bazı tahminler, şu anda var olan 30 farklı hayvan filumu ile karşılaştırıldığında,
Kambriyen patlamasının yaklaşık 100 kadar farklı filumu ortaya çıkardığı
yönündedir.200
Heterotrof
Görüşü
İlk
canlı oluşumu ile ilgili üzerinde en çok çalışılan görüşlerden biri de
heterotrof görüşüdür. Bu görüşe göre bir canlı; yapılarını oluşturmak, enerji
gereksinimlerini karşılamak için gerekli organik molekülleri dış çevreden hazır
olarak alan tüketici bir canlıdır. Bu görüşe göre ilk canlı, organik
bileşiklerin kendiliğinden oluştuğu kompleks bir çevrede bu organik
bileşiklerle beslenmiştir. Çevreden aldığı basit organik molekülleri
sentezlemesini sağlayacak gen sistemine gereksinim yoktur. Yani ilk canlının
kompleks bir çevrede basit yapılı olarak beslenip yaşamsal olaylarını
sürdürebildiği farz edilir.
Bu
görüşe göre canlılık oluşurken önce kimyasal evrim olmuştur. Heterotrof canlı
da cansız maddelerin uzun süren kimyasal evrimi sonucu ortaya çıkmıştır. Yine
bu görüşe göre ilk atmosferde serbest oksijen gazı yoktur. İlk atmosfer gazları
olarak varsayılan amonyak (NH3), metan (CH4), hidrojen (H2) ve su buharı (H2O)
mor ötesi ışınların yüksek enerjisi ile daha karmaşık yapılı bileşikleri
oluşturacak kimyasal reaksiyona girmişlerdir. Bu reaksiyonlar sonucunda tesadüf
eseri oluşan maddelerin önce küçük su birikintilerinde çoğalıp zamanla
denizlere ve okyanuslara taşındıkları ve basit organik bileşikleri meydana
getirdikleri varsayılır. Bu iddiaları ispatlamak üzere yapılan tüm çalışmalar
ise başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Değil tesadüf eseri, kontrollü deney
ortamlarında bile bu mümkün olamamıştır. (bkz. Miller Deneyi, Fox Deneyi)
Hipotez
Birtakım
gerçekler veya olaylar karşısında öne sürülen açıklamaya ya da bir probleme
geçici olarak sunulmuş çözüme "hipotez" denir. İyi bir hipotezin
ispatlanabilmesi için deney ve gözlemlere açık, eldeki verilere uygun özellik
taşıması gereklidir. Aynı zamanda bulunan yeni gerçeklere ve tahminlere de açık
olmalı, gerektiğinde üzerinde kısmi değişiklikler yapılabilmelidir.201
Bilim
adamı önce yaptığı gözlemler doğrultusunda bir genelleme yapar ya da
gözlemlerin niteliği hakkında geçici bir fikir veren olaylar zinciri arasındaki
neden-sonuç ilişkisini belirten bir hipotez kurar. Araştırmaya doğru ilk adım
hipotezle atılır. Hipotez kurulurken yapılan ön tahminler daha sonra kontrollü
deneylerle sınanabilmelidir. Doğrudan doğruya denenemeyen karmaşık hipotezler
ise bunlardan mantığa uygun bazı sonuçların çıkarılıp çıkarılamayacağını
göstermek üzere sınanır. Bir hipotez bu yüzden deneysel sınama esasına dayanmalı
yani herhangi bir yolla doğrulanabilen bir tahmin yapmalıdır, yoksa sadece bir
spekülasyon olarak kalır.202
Çok
sayıda gözlem ve deneyle desteklenebilen bir hipotez ise teori olur. (bkz.
Teori) Bir teori, birkaç farklı alandaki hipotez ve gözlemi kapsar. Örneğin,
"evrim teorisi" paleontolojiden, anatomiden, fizyolojiden,
biyokimyadan, genetikten ve diğer ilgili bilimlerden gelen hipotezleri ve
gözlemleri içine alır. Bir bilim adamı, hipotezine uymayan bir gözlem yaptığı
zaman, ya hipotezin ya da gözlemin yanlış olduğu sonucuna varır. Eğer gözlem
doğruysa hipotezini reddeder ya da yeniler. Bilimde en uygun olan ise her yeni gözlemin
hipotezle uyum sağlamasıdır.
Ancak
evrim teorisi söz konusu olduğunda, bilimin hiçbir dalındaki hipotezin teoriyi
doğrulamadığı görülür. Fakat teorinin herşeye rağmen ayakta tutulması için tüm
bunlar göz ardı edilmektedir. (bkz. Evrim teorisi)
Hoatzin
Kuşu
Evrimcilerin,
Archæopteryx'i ara geçiş formu olarak gösterirken dayandıkları noktalar, hayvanın
dinozorlara benzeyen iskelet yapısı, kanatları üzerindeki pençeleri ve ağzındaki
dişleridir. (bkz. Archæopteryx) Bunlar nedeniyle Archæeopteryx'in sürüngen
özelliklerini hala yoğun olarak taşıyan, bazı kuş özelliklerini de yeni kazanmış
olan bir geçiş formu olduğu iddiasındadırlar.

Oysa
sözü edilen "sürüngen özellikleri", gerçekte Archæopteryx'i bir
sürüngen yapmaz. Özellikle Archæopteryx'in kanatlarındaki pençeler öne
sürülerek yapılan iddialar geçersizdir. Çünkü bugün de dünyada pençe-kanatlara
sahip birçok kuş yaşamaktadır. Örneğin Avustralya'da yaşayan Hoatzin kuşunun da
aynı Archæopteryx'te olduğu gibi kanatlı pençeleri vardır203 ve yine Archæopteryx'te
olduğu gibi küçük bir omurgayla uçmaktadır. Oysa sırf bu nedenle, evrimciler
tarafından Archæopteryx'in uçamadığı veya iyi uçamadığı iddia edilir. Bu durum,
Archæopteryx'teki pençe, diş ve iskelet yapısı gibi özelliklerin, onu bir
sürüngen değil, özgün bir kuş türü yaptığını göstermektedir.
Oysa
evrimci bakış açısıyla her türlü taraflı yorum yapılabilir. Eğer Hoatzin kuşu,
bugün uygun tabakalarda fosil olarak bulunmuş olsaydı, büyük olasılıkla aynı
Archæopteryx gibi bir ara geçiş formu olarak ileri sürülecekti. Ancak bu canlının
hala yaşaması ve bir kuş olduğunun da apaçık belli oluşu, evrimcilere bu imkanı
vermemektedir.
Homo
Antecessor
Hayali
evrim soyağacını temelinden yıkan en önemli ve şaşırtıcı gerçek, Homo
sapiens'in, yani günümüz insanının tarihinin hiç umulmadık kadar geriye
gitmesidir. Paleontolojik bulgular, bundan neredeyse bir milyon yıl öncesinde,
bize tıpatıp benzeyen Homo sapiens insanlarının yaşadıklarını göstermektedir.
Bu
konudaki bulgular204, evrim soyağacını tepetaklak ettiği için diğer bazı
evrimci paleoantropologlar tarafından reddedildi. 1995 yılında İspanya'da
Atapuerca'da bulunan bir fosil, Homo sapiens'in tarihinin sanıldığından çok
daha eski olduğunu çok çarpıcı bir biçimde ortaya çıkardı. (bkz. Atapuerca) Söz
konusu fosil, Homo sapiens'in tarihinin 800 bin yıl kadar geriye götürülmesi
gerektiğine işaret ediyordu. Ama fosili bulan evrimciler, ilk şoku atlattıktan
sonra, bu fosilin başka bir türe ait olduğuna karar verdiler. Çünkü evrim
soyağacına göre 800 bin yıl önce Homo sapiens'in yaşamamış olması gerekiyordu.
Bu yüzden Homo antecessor adlı hayali bir tür oluşturdular ve Atapuerca kafatasını
bu sıralamaya dahil ettiler.
Homo
Erectus
Evrimcilerin
"dik yürüyen insan" anlamına gelen Homo erectus sınıflandırması,
insanın hayali soyağacında en ilkel tür sayılır. Evrimciler bu insanları,
"erect" (dik) sıfatı ile önceki sınıflamalarından ayırmak zorunda
kalmışlardır. Çünkü eldeki tüm Homo erectus fosilleri, Australopithecus ya da
Homo habilis örneğinde görülmediği kadar diktir. Günümüz insanının iskeleti ile
Homo erectus iskeleti arasında hiçbir fark yoktur.
Evrimcilerin
Homo erectus'u "ilkel" saymaktaki en önemli dayanakları, kafatası
hacminin (900-1100 cc.) günümüz insanının kafatası hacmi ortalamasından küçük
olması ve kalın kaş çıkıntılarıdır. Oysa bugün de dünyada Homo erectus'la aynı
kafatası hacmine sahip pek çok insan yaşamaktadır (örneğin pigmeler) ve bugün
de çeşitli ırklarda kaş çıkıntıları vardır (örneğin Avustralya yerlileri
Aborijinlerde). Kafatası hacmi farklılığının zeka ve beceri yönünden hiçbir
fark oluşturmadığı ise bilinen bir gerçektir. Zeka, beynin hacmine göre değil,
beynin kendi içindeki organizasyonuna göre değişir.205
10 Bin Yıllık Homo Erectuslar

Homo
erectus'u dünyaya tanıtan fosiller, her ikisi de Asya'da bulunan Pekin Adamı ve
Java Adamı fosilleriydi. Ancak zamanla bu iki kalıntının da güvenilir olmadıkları
anlaşıldı. (bkz. Pekin Adamı, Java Adamı) Bu nedenle Afrika'da bulunan Homo
erectus fosilleri giderek daha fazla önem kazandı. (Bu arada, Homo erectus
olarak tanımlanan fosillerin bir kısmının bazı evrimciler tarafından Homo
ergaster adlı ikinci bir sınıflamaya dahil edildiğini de belirtmek gerekir. Bu
konuda aralarında anlaşmazlık vardır.)
Afrika'da
bulunan Homo erectus örneklerinin en ünlüsü, "Narikotome homo
erectus" ya da "Turkana Çocuğu" fosilidir. Fosilin dik iskelet
yapısı günümüz insanınınkinden farksızdır.206 Dolayısıyla Homo erectus da yine
günümüzde yaşamakta olan bir insan ırkıdır. (bkz. Turkana Çocuğu)
Connecticut
Üniversitesi'nden Prof. William Laughlin, Eskimolar ve Aleut Adaları insanları
üzerinde uzun yıllar anatomik incelemeler yapmış ve bu insanlar ile Homo
erectus'un şaşırtıcı derecede birbirlerine benzediklerini görmüştür.
Laughlin'in vardığı sonuç, tüm bu ırkların gerçekte Homo sapiens türüne
(günümüz insanına) ait farklı ırklar olduğudur:
Hepsi
Homo sapiens türüne ait olan Eskimolar ve Avustralya yerlileri gibi uzak
gruplar arasındaki büyük farklılıkları dikkate aldığımızda, Homo erectus'un da
kendi içinde farklılıklar taşıyan bu türe (Homo sapiens'e) ait olduğu sonucuna
varmak çok mantıklı gözükmektedir.207
Homo Erectus'un Denizcilik Kültürü

Bir
insan ırkı olan Homo erectus ile "insanın evrimi" senaryosunda
kendisinden önce gelen maymunlar (Australopithecus, Homo habilis, Homo
rudolfensis) arasında büyük bir uçurum vardır. Yani fosil kayıtlarında beliren
ilk insanlar, evrim süreci olmadan, aynı anda ve aniden ortaya çıkmışlardır.
Yaratılmış olmalarının bundan daha açık bir göstergesi olamaz.
Ancak
bu gerçeği kabul etmek, evrimcilerin dogmatik felsefelerine ve ideolojilerine
aykırıdır. Bu nedenle, özgün bir insan ırkı olan Homo erectus'u yarı-maymun bir
canlı gibi göstermeye çalışırlar. Bundan dolayı da yaptıkları Homo erectus
rekonstrüksiyonlarında ısrarla maymunsu hatlar çizerler. (Detaylı bilgi için
bkz. Evrim Aldatmacası, Harun Yahya, Araştırma Yayıncılık)
Homo
Ergaster
Homo
erectus (dik yürüyen insan) olarak tanımlanan fosillerin bir kısmı, bazı
evrimciler tarafından "Homo ergaster" olarak sınıflandırılır. Bu
ikinci sınıflama evrimciler arasında anlaşmazlık konusudur. (bkz. Homo erectus)
Homo
Habilis
Australopithecuslar'ın
iskelet ve kafatası yapılarının şempanzelerinkinden neredeyse farksız oluşu ve
canlıların dik yürüdükleri iddiasının da sağlam kanıtlarla çürütülmesi, evrimci
paleoantropologları oldukça zor durumda bırakmıştır. Çünkü hayali evrim şemasında
Australopithecuslar'dan sonra Homo erectus gelir. Homo erectus, isminin başındaki
"homo" yani "insan" teriminden de anlaşıldığı gibi bir
insan grubudur ve iskeleti de tamamen diktir. Kafatası hacmi
Australopithecuslar'ınkinin iki katı kadardır. Hayali soyağacına göre şempanze
benzeri bir maymun türü olan Australopithecuslar'dan sonra, günümüz insanından
farksız bir iskelete sahip Homo erectus'un gelmesini, evrim teorisiyle bile açıklamak
mümkün değildir. Dolayısıyla "bağlantı"lar, yani "ara
form"lar gerekir. İşte Homo habilis kavramı bu zorunluluktan doğmuştur.
Homo
habilis sınıflandırması 1960'lı yıllarda ailece "fosil avcısı" olan
Leakey'ler tarafından ortaya atıldı. Leakey'lere göre, Homo habilis olarak sınıflandırılan
bu yeni tür canlı, dik yürüme yeteneğine, göreceli olarak büyük bir beyin
hacmine, taştan ve tahtadan alet kullanma yeteneğine sahipti. Bu sebeple insanın
atası olabilirdi.

80'li
yılların ortalarından sonra bulunan aynı türe ait yeni fosiller, bu görüşü
tamamen değiştirdi. Bernard Wood ve Loring Brace gibi araştırmacılar, bunların
"alet kullanabilen insan" anlamına gelen Homo habilis yerine,
"alet kullanabilen Güney Afrika maymunu" anlamına gelen
Australopithecus habilis olarak sınıflandırılması gerektiğini söylediler. Çünkü
Homo habilis, Australopithecus ismi verilen maymunlarla birçok ortak özelliğe
sahipti. Aynı Australopithecus gibi uzun kollu, kısa bacaklı ve maymunsu bir
iskelet yapısına sahipti. El ve ayak parmakları tırmanmaya uyumluydu. Çene yapıları
tamamen günümüz maymunlarınınkine benziyordu. 550 cc.'lik beyin hacimleri de
bunların birer maymun olduklarının en iyi göstergesiydi. Kısacası bazı
evrimciler tarafından ayrı bir tür olarak gösterilen Homo habilis, gerçekte tüm
diğer Australopithecuslar gibi bir maymun türüydü.
Amerikalı
antropolog Holly Smith'in 1994 yılında yaptığı detaylı analizler de yine Homo
habilis'in aslında "homo" yani insan değil, maymun olduğunu gösterdi.
Smith, Australopithecus, Homo habilis, Homo erectus ve Homo neandertalensis
türlerinin dişleri üzerinde yaptığı analizler hakkında şöyle diyordu:

Dişlerin
gelişimi ve yapısı kriterine dayanarak yaptığımız analizler, Australopithecus
ve Homo habilis türlerinin Afrika maymunlarıyla aynı kategoride olduklarını,
ancak Homo erectus ve Neandertal türlerinin günümüz insanlarıyla aynı yapıya
sahip olduğunu göstermektedir.208
Aynı
yıl Fred Spoor, Bernard Wood ve Frans Zonneveld adlı üç anatomi uzmanı çok
farklı bir yöntemle yine aynı sonuca ulaştılar. Bu yöntem, insan ve maymunların
iç kulaklarında yer alan ve denge sağlamaya yarayan yarı-çembersel kanalların
karşılaştırmalı analizine dayanıyordu. Dik yürüyen insanların kanalları ile
eğik yürüyen maymunların kanalları birbirlerinden somut bazı farklılıklarla ayrılıyorlardı.
Spoor, Wood ve Zonneveld'in inceledikleri tüm Australopithecus ve Homo habilis
örneklerinin iç kulak kanalları günümüz maymunlarınınkiyle aynıydı. Homo
erectus'un iç kulak kanalları ise, aynı günümüz insanlarındaki gibiydi.209
Bu
bulgu çok önemli iki sonucu göstermiştir:
(1)
Homo habilis adıyla anılan fosiller, gerçekte "homo" yani insan sınıflamalarına
değil, Australopithecus (maymun) sınıflamalarına dahildir.
(2)
Hem Homo habilis hem de Australopithecus türleri, eğik yürüyen yani maymun
iskeletine sahip canlılardır. İnsanlarla ilgileri yoktur.
Homo heilderbergensıs
Evrimci
literatürde Homo heilderbergensis olarak tanımlanan sınıflandırma, aslında Homo
sapiens archaic'le aynıdır. Aynı insan ırkını tanımlamak için bu iki ayrı
kavramın da kullanılmasının nedeni, evrimciler arasındaki görüş farklılıklarıdır.
Homo heilderbergensis sınıflamasına dahil edilen tüm fosiller, anatomik olarak
günümüz Avrupalılarına çok benzeyen insanların, günümüzden 500 bin hatta 740
bin yıl önce İngiltere'de ve İspanya'da yaşadıklarını göstermektedir.

Homo
Rudolfensis
Homo
rudolfensis terimi, 1972 yılında bulunan birkaç fosil parçasına verilen
isimdir. Söz konusu fosil parçaları Kenya'daki Rudolf Nehri civarında bulunduğu
için, bu fosilin temsil ettiği varsayılan türe de Homo rudolfensis adı
verilmiştir. Çoğu paleoantropolog ise bu fosillerin aslında ayrı bir türe ait
olmadığını, Homo rudolfensis denen canlının aslında bir Homo habilis, yani bir
maymun türü olduğunu kabul etmektedir.
Fosilleri
bulan Richard Leakey, 2.8 milyon yıl yaş biçtiği ve "KNM-ER 1470"
olarak adlandırdığı kafatasını antropoloji tarihinin en büyük buluşu gibi tanıtmış
ve büyük yankı uyandırmıştı. Australopithecus'unki gibi küçük bir kafatası
hacmi olan, ancak insansı bir yüze sahip bulunan canlı, Leakey'e göre,
Australopithecus ile insan arasındaki kayıp halkaydı. Ancak bir süre sonra
anlaşılacaktı ki, KNM-ER 1470 kafatasının bilimsel dergilere kapak olan
"insansı" yüzü, gerçekte kafatası parçalarını birleştirirken belki de
kasıtlı yapılan hataların sonucuydu. İnsan yüzü anatomisi üzerinde çalışmalar
yapan Prof. Tim Bromage, 1992 yılında bilgisayar simülasyonları yardımıyla
ortaya çıkardığı bu gerçeği şöyle özetler:
KNM-ER
1470'in rekonstrüksiyonu yapılırken, yüz, aynı günümüz insanlarında olduğu
gibi, kafatasına neredeyse tam paralel bir biçimde inşa edilmişti. Oysa yaptığımız
incelemeler, yüzün kafatasına daha eğimli bir biçimde inşa edilmiş olmasını
gerektirmektedir. Bu ise aynı Australopithecus'da gördüğümüz maymunsu yüz
özelliğini meydana getirir.210
Bu
konuda evrimci paleoantropolog J. E. Cronin de şöyle der:
Kaba
olarak biçimlendirilmiş yüz, düşük kafatası genişliği ve büyük azı dişler gibi
ilkel özellikler, KNM-ER 1470'in Australopithecus ile paylaştığı ilkel
özelliklerdir... KNM-ER 1470, diğer erken homo örnekleri gibi, öteki ince yapılı
Australopithecuslar'la birçok yapısal ortak özellik taşır. Bu özellikler, diğer
sonraki geç homo örneklerinde (yani Homo erectus'ta) bulunmaz.211
Michigan
Üniversitesi'nden C. Loring Brace ise çene ve diş yapısı üzerinde yaptığı
analizlerde KNM-ER 1470 kafatası hakkında yine aynı sonuca varmıştır:
Çenenin
büyüklüğü ve azı dişlerinin kapladığı yerin genişliği, ER 1470'in tam anlamıyla
bir Australopithecus yüz ve dişlerine sahip olduğunu göstermektedir.212
KNM-ER
1470 üzerinde en az Leakey kadar incelemede bulunmuş olan John Hopkins
Üniversitesi paleoantropoloğu Prof. Alan Walker da, bu canlının Homo habilis ya
da Homo rudolfensis gibi bir "homo" yani insan türüne dahil
edilmemesi, aksine Australopithecus sınıfına sokulması gerektiğini savunmaktadır.213
Australopithecuslar
ile Homo erectus arasında bir geçiş formu gibi gösterilmeye çalışılan Homo
habilis ya da Homo rudolfensis gibi sınıflamalar tamamen hayalidir. Bu canlılar
bugün çoğu araştırmacının kabul ettiği gibi, Australopithecus serisinin birer
üyesidirler. Bütün anatomik özellikleri, bu canlıların birer maymun türü
olduklarını göstermektedir.
Homo
Sapiens
Hayali
evrim soyağacının günümüz insanını oluşturan Homo sapienslerin geçmişi,
evrimcilerin hiç beklemediği kadar geriye gitmektedirler. Paleontolojik
bulgular, bundan neredeyse bir milyon yıl öncesinde, bize tıpatıp benzeyen Homo
sapiens insanlarının yaşadığını göstermektedir. Bu konudaki bulgulardan biri,
Atapuerca adı verilen bölgede bulunan bir fosildir. Bu fosilin günümüz insanıyla
aynı özellikler taşıyor olması, evrimcilerin insanın evrimi hakkındaki inançlarını
sarsmıştır. Çünkü evrim soyağacına göre, 800 bin yıl önce Homo sapiens'in
yaşamamış olması gerekmektedir.
Hatta
pek çok bulgu, Homo sapiens'in tarihinin 800 bin yıldan bile eski olduğunu
gösteriyordu. Bunlardan birisi, Louis Leakey'nin 1970'lerin başında Olduvai
Gorge'daki bulgularıydı. Leakey buradaki Bed II katmanında Australopithecus,
Homo habilis ve Homo erectus türlerinin aynı anda ve birarada yaşadıklarını
tespit etmişti. Ancak bundan da ilginç olan, Leakey'in aynı katmanda (Bed II)
bulduğu bir yapıydı. Leakey burada, taştan yapılmış bir kulübenin kalıntılarını
bulmuştu. Olayın en ilginç yönü ise, Afrika'nın bazı bölgelerinde hala kullanılan
bu yapıların sadece Homo sapiensler tarafından yapılmış olabileceğiydi! Yani,
Leakey'nin bulgularına göre, Australopithecus, Homo habilis, Homo erectus ve
günümüz insanı, bundan yaklaşık 1.7 milyon yıl önce birarada yaşamış olmalıydılar.214
Bu gerçek, elbette, günümüz insanlarının Australopithecus olarak tanımlanan
maymunlardan evrimleştiğini öne süren evrim teorisini geçersiz kılmaktadır.
Ayrıca
günümüz insanlarının izlerini 1.7 milyon yıldan bile daha geriye götüren
bulgular mevcuttur. Bu bulguların en önemlisi, Laetoli Bölgesinde bulunan ayak
izleridir. (bkz. Laetoli ayak izleri) Günümüz insanından farksız olan bu
izlerin 3.6 milyon yıl öncesine ait olduğu hesaplanmıştır.

Mary
Leakey'in bulduğu bu ayak izleri, daha sonra Don Johanson ve Tim White gibi
ünlü paleoantropologlar tarafından da incelendi. Varılan sonuçlar aynıydı.
White şöyle yazıyordu:
Hiç
kuşkunuz olmasın... Bunlar günümüz insanının ayak izlerinden tamamen farksız.
Eğer bu izler bugün bir California plajında olsalardı ve bir çocuğa bunların ne
olduğu sorulsaydı, hiç tereddüt etmeden burada bir insanın yürüdüğünü söylerdi.
Bunları, kumsalda yer alan diğer yüzlerce insan ayak izinden ayırt edemezdi.
Dahası, siz de ayırt edemezdiniz.215
Ayak
izlerinin morfolojik yapısı üzerinde yapılan incelemeler, bunun bir insan hem
de günümüz insanı (Homo sapiens) izi olarak kabul edilmesi gerektiğini tekrar
tekrar gösteriyordu. İzleri inceleyen Russell Tuttle şöyle yazıyordu:
Bu
izler, çıplak ayaklı bir Homo sapiens tarafından bırakılmış olmalıdır... Yapılan
tüm morfolojik incelemeler, bu izleri bırakan canlının ayağının, günümüz
insanlarınınkilerden farklı olmadığını göstermektedir.216
Tarafsız
incelemeler, ayak izlerinin gerçek sahiplerini de tanımladı: Ortada, 10 yaşındaki
bir insanın 20 tane ve daha küçük yaşta birinin de 27 tane fosilleşmiş ayak izi
vardı. Ve bunlar, kesinlikle, bizim gibi normal insanlardı.
Evrimcilerin
bilimsel bulgularla açıkça çelişen bu teoriyi körü körüne savunmaları, ele
geçirilen her aleyhte bulguyu çarpıtmaları ya da görmezden gelmeleri, teorinin
bilim dışılığını açıkça ortaya koymaktadır.
Homo sapiens
archaic
Homo
sapiens archaic, hayali evrim şemasının günümüz insanından bir önceki basamağını
oluşturur. Aslında bu insanlar hakkında evrimciler açısından söylenecek bir şey
yoktur, zira bunlar günümüz insanından ancak çok küçük farklılıklarla ayrılırlar.
Hatta bazı araştırmacılar, bu ırkın temsilcilerinin günümüzde hala yaşamakta
olduklarını söyleyerek Avustralyalı Aborijin yerlilerini örnek gösterirler.
Aborijin yerlileri de aynı bu ırk gibi kalın kaş çıkıntılarına, içeri doğru
eğik bir çene yapısına ve biraz daha küçük bir beyin hacmine sahiptirler. Ve
bugün de şahit olduğumuz gibi Aborijinler de normal bir insan ırkıdır. (bkz.
Aborijin yerlileri)
Homoloji
(Köken Birliği)
Farklı
canlı türleri arasındaki yapısal benzerlikler biyolojide "homoloji"
olarak adlandırılır. Evrimciler bu benzerlikleri evrime delil gibi göstermeye
çalışırlar. Farklı canlılardaki benzer görünümlü (homolog) organları öne
sürerek, bu canlıların ortak bir atadan geldiklerini savunurlar. (bkz. Homolog
organ) Fakat evrimcilerin homoloji ile ilgili iddialarının ciddi sayılabilmesi
için benzer (homolog) organların, benzer (homolog) DNA şifreleri tarafından
kodlanmış olması gerekir. Oysa bu benzer organlar, çoğunlukla çok farklı
genetik kodlar (DNA şifreleri) tarafından belirlenmektedir. Bunun yanı sıra,
farklı canlıların DNA'larındaki benzer genetik kodlar da, çok farklı organlara
karşılık gelmektedirler.
Avustralyalı
biyokimya profesörü Michael Denton, Evolution: A Theory in Crisis (Evrim: Kriz İçinde
Bir Teori) isimli kitabında homolojinin evrimci yorumunun genetik açmazını
şöyle belirtmektedir:
Homolojinin
evrimci temeli, belki de en ciddi olarak, görünürde benzer olan yapıların,
farklı türlerde bütünüyle farklı genler tarafından belirlendiği anlaşıldığında
çökmüştür.217

Ayrıca,
yine söz konusu iddianın ciddi sayılabilmesi için bu benzer yapıların
embriyolojik gelişim süreçlerinin, yani yumurtadaki ya da anne karnındaki
gelişim aşamalarının da birbirlerine paralel olması gerekir. Oysa benzer organlar
için bu embriyolojik süreç her canlıda birbirinden farklıdır.
Genetik
ve embriyolojik araştırmalar, Darwin'in "canlıların ortak bir atadan
evrimleştiklerinin delili" şeklinde tarif ettiği homoloji kavramının,
gerçekte hiçbir şekilde bu tarife delil oluşturmadığını göstermiştir. Bu
şekilde bilim, Darwinist tezlerden birinin daha gerçek dışı olduğunu ortaya
koymuş bulunmaktadır.
Evrimcilerin
sadece organlar düzeyinde değil, moleküler düzeyde öne sürdükleri homoloji
iddiası da geçersizdir. (bkz. Moleküler homoloji tezi) Birbirine çok benzer ve
yakın gibi görünen canlılar arasında dev moleküler farklılıklar vardır. Prof.
Michael Denton bu konu ile ilgili şu yorumu yapar:
Moleküler
düzeyde, her canlı sınıfı özgün, farklı ve diğerleriyle bağlantısızdır. Dolayısıyla
moleküller, aynı fosiller gibi, evrimci biyoloji tarafından uzun zamandır
aranan teorik ara geçişlerin olmadığını göstermiştir... Moleküler düzeyde
hiçbir organizma bir diğerinin "atası" değildir, diğerinden daha
"ilkel" ya da "gelişmiş" de değildir... Eğer bu moleküler
kanıtlar bundan bir asır önce var olsaydı... organik evrim düşüncesi hiçbir
zaman kabul görmeyebilirdi.218
Homolog
Organ
Yeryüzündeki
farklı canlı türlerini inceleyen her insan, bu türler arasında bazı benzer
organlar ve özellikler bulunduğunu gözlemleyebilir. 18. yüzyıldan itibaren
biyologların dikkatini çeken bu olguyu evrim teorisiyle ilişkilendiren ilk kişi
ise, Darwin olmuştur. Darwin, benzer (yani "homolog") organlara sahip
canlıların birbirleriyle evrimsel bir bağlantısı olduğunu ve bu organların
ortak bir atanın mirası olması gerektiğini öne sürmüştür. Ona göre, örneğin
güvercinlerin de kanatları vardır, kartalların da kanatları vardır; demek ki
güvercinler, kartallar ve bunlar gibi kanatlı tüm kuşlar ortak bir atadan
evrimleşmişlerdir.
Dev Dişlere Sahip İki İlgisiz Memeli

Homoloji,
hiçbir delile dayanmayan, yalnızca dış görünüşlerden yola çıkılarak ortaya atılmış
yüzeysel bir varsayımdır. Bu varsayım, Darwin'den günümüze kadar hiçbir somut
bulgu tarafından da doğrulanamamıştır. Öncelikle, homolog yapılara sahip canlıların
evrimciler tarafından öne sürülen hayali ortak atalarının fosillerine
yeryüzünün hiçbir tabakasında rastlanmamıştır. Ayrıca;
1-
Evrimcilerin hiçbir evrimsel bağ kuramadıkları, bütünüyle farklı sınıflara ait
canlılarda bile ortak homolog organların var olması,
2-
Homolog organlara sahip canlılarda, bu organların genetik şifrelerinin çok
farklı olmaları ve,
3-
Bu organların embriyolojik gelişim safhalarının birbirinden çok farklı olması,
homolojinin evrime hiçbir dayanak oluşturmadığını gösterir.
Evrimcilerin,
aralarında hiçbir evrimsel bağlantı kuramadıkları türlerin de, birbirine çok
benzeyen (homolog) organlara sahip olmaları konusunda verilebilecek örnekler
arasında kanatlar da yer alır. Bir memeli olan yarasada kanat vardır, kuşlarda
kanat vardır, sineklerde de kanat vardır, ayrıca geçmişte yaşamış uçan kanatlı
dinozor türleri de vardır. Fakat, bu dört farklı sınıf arasında evrimciler bile
herhangi bir evrimsel bağ, bir akrabalık kuramamaktadırlar.
Bu
konudaki bir diğer çarpıcı örnek de farklı canlıların gözlerindeki şaşırtıcı
benzerlik ve yapısal yakınlıktır. Örneğin ahtapot ve insan, aralarında hiçbir
evrimsel bağlantı kurulamayan, son derece farklı canlılardır. Fakat her
ikisinin de gözleri yapı ve fonksiyon bakımından birbirine çok yakındır.
İnsanla ahtapotun benzer gözlere sahip ortak bir ataları olduğunu evrimciler
bile iddia edememektedirler. Bu örnekler ve bunlara benzer birçok örnek açıkça
göstermektedir ki, evrimcilerin öne sürdükleri "homolog organlar, canlıların
ortak bir evrimsel atadan geldiğini ispatlar" şeklindeki iddianın hiçbir
bilimsel dayanağı yoktur. Hatta bu organlar onlar açısından büyük bir çıkmazdır.
Ahtapot
gözleri
Evrimciler,
benzer yapılara ve organlara sahip tüm canlılar arasında evrimsel bir ilişki
olduğunu iddia ederler. "Homoloji" olarak bilinen bu tezlerinin
geçersizliğini ortaya koyan örneklerden biri de ahtapot gözleridir. (bkz.
Homoloji) Ahtapotlar, evrimcilerin ortaya attığı hayat ağacına göre insana en
uzak canlılardan biridir. Ahtapot ve insan, aralarında hiçbir evrimsel bağlantı
kurulamayan, son derece farklı canlılar olmalarına karşın, ahtapot gözü ile
insan gözü tamamen aynı yapıya sahiptir. Bu durum, benzer yapıların evrime
delil olmadığının çok açık bir göstergesidir.
Bu durum karşısında evrimciler, bu organların "homolog" (yani ortak bir atadan gelen) organlar değil, "analog" (aralarında evrimsel ilişki olmadığı halde birbirine çok benzeyen) organlar olduğunu söylerler. (bkz. Homolog organ; Analog organ) Örneğin insan gözü ile ahtapot gözü onlara göre analog bir organdır. Ancak bir organı homolog kategorisine mi, yoksa analog kategorisine mi dahil edecekleri sorusu, tamamen evrim teorisinin ön kabullerine göre cevaplanır. Bu ise, benzerliklere dayalı evrimci iddianın bilimsel bir yönü olmadığını göstermektedir.

Evrimcilerin
tek yaptığı, önceden doğru saydıkları bir evrim dogmasına göre, karşılarına çıkan
bulguları yorumlamaya çalışmaktan ibarettir. Oysa ortaya koydukları yorum da
son derece tutarsızdır. Çünkü "analog" saymak zorunda kaldıkları
organlar kimi zaman, olağanüstü derecede kompleks yapılarına rağmen,
birbirlerine o denli benzerdir ki, bu benzerliğin rastlantısal mutasyonlar
sayesinde sağlandığını öne sürmek son derece mantıksızdır. Eğer ahtapotun gözü,
evrimcilerin iddia ettiği gibi tesadüfen ortaya çıkmışsa, omurgalı gözünün de tıpatıp
aynı tesadüfleri tekrarlayarak ortaya çıkması gereklidir. Bu sorunu düşünmekten
"başı ağrıyan" ünlü evrimci Frank Salisbury şöyle yazmaktadır:
Göz
kadar kompleks bir organ bile farklı gruplarda ayrı ayrı ortaya çıkmıştır.
Örneğin ahtapotta, omurgalılarda ve artropodlarda. Bunların bir defa ortaya çıkışlarını
açıklamak yeteri kadar problem oluştururken, modern sentetik (neo-Darwinist)
teoriye göre, farklı defalar ayrı ayrı meydana geldikleri düşüncesi başımı ağrıtmaktadır.219
Yani
evrim teorisine göre, birbirlerinden tamamen bağımsız mutasyonların, bu canlıları
ikişer kez "tesadüfen" üretmiş olmaları gerekmektedir! Bu gerçek,
evrimcileri daha da çaresizliğe sürükleyen bir sorundur. Evrimci biyologların
"homoloji" tezi ile çelişen bu gibi olağanüstü benzerlikler, benzer
organların ortak atadan evrimleşme tezine delil oluşturmadığını göstermektedir.
Kaldı ki bazı canlılarda da bunun tam tersi bir durum gözlemlenir. Yani
evrimciler tarafından çok yakın akraba sayıldıkları halde, bazı organları
tamamen farklı yapılara sahip canlılar vardır.
Hurda
DNA
"Hurda DNA" kavramı 5-6 yıl öncesine dek, bilim adamlarının fonksiyonlarını bilmedikleri büyük DNA yığınlarına verdikleri isimdi. Gen olarak tanımlayamadıkları bu çok uzun dizilimlere o an için "junk DNA" (hurda, çöp, boş DNA) diyorlardı. DNA'nın kendilerince işe yaramaz olan bu dev kısımlarını evrime delil olarak öne sürdüler. Bu iddiaya göre "Hurda DNA", evrim süresince biriken ancak artık kullanılmayan DNA kısımlarıydı.

Bu
iddia hiçbir bilimsel bulguya dayanmıyordu; yalnızca temelsiz bir
spekülasyondan ibaretti. Bu yanlışı literatüre kolayca yerleştirebilmelerinin
sebebi ise, o günlerde DNA hakkında çok az şey bilinmesi ve "Hurda
DNA" denen DNA kısımlarının işlevinin henüz keşfedilmemiş olmasıydı.
Oysa
İnsan Genomu Projesi ve diğer genetik çalışmalarla birlikte, genlerin protein
üretimi sırasında birbirleriyle devamlı bir etkileşim içinde oldukları ortaya çıktı.
(bkz. Genom Projesi) Bu üretim sırasında, bir genin diğer DNA bölümlerinden bağımsız
olarak çalışmadığı anlaşıldı. Bugün varılan nokta göstermektedir ki, bir genin
çalışması sırasında, özellikle protein kodlamaya başlama aşamasında, genleri
oluşturmayan DNA bölümlerinin o geni düzenlemesi söz konusudur. İşte bu yüzden,
genetiğe ilgi duyan veya araştırmaları yakından takip eden hiçbir bilim adamı,
artık "hurda DNA" kavramına itibar etmemektedir.
Aslında
DNA'nın bu kısımlarının devamlı faaliyet halinde olduğu, evrimcilerin hoşuna
gitmese de, uzun süreden beri ifade edilen bir gerçekti. Science dergisinde
1994 yılında yayınlanan "Saçma DNA kendi dilinde mi konuşuyor?" başlıklı
haberde220, Harvard Tıp Fakültesi'ndeki moleküler biyologlar ve Boston
Üniversitesi'nden fizikçiler bu konuya açıklık kazandırmışlardı. Çeşitli canlılardan
alınan, 50.000 baz çifti içeren 37 DNA dizilimi üzerinde yaptıkları araştırmaların
sonucu, insan DNA'sında %90 yer tutmakta olan sözde "boş DNA"nın aslında
özel bir dilde yazıldığını haber veriyordu.
Cleveland
Üniversitesi'nden evrimci bilim adamı Evan Eichler ise bu konuyla ilgili şöyle
bir itirafta bulunmuştur:
Hurda
DNA deyimi bizim bilgisizliğimizin yansımasından başka birşey değil.221
Gerçekte
"Hurda DNA" kavramı, evrimcilerin 20. yüzyılın başında ortaya attıkları
"körelmiş organlar" iddiasının son örneğidir. (bkz. Körelmiş organlar
tezi) O dönemde de işlevi henüz keşfedilememiş pek çok organ (örneğin
appendiks, kuyruk sokumu vs.) evrimciler tarafından "işe yaramaz, körelmiş
organlar" diye öne sürülmüş ve evrim lehinde bir delil gibi gösterilmiştir.
Oysa sonraki tıbbi araştırmalar, "işe yaramaz" sanılan organların
önemli işlevlerini ortaya çıkarmış, örneğin appendiksin (halk arasında
apandisit olarak bilinen organ) vücudun savunma sisteminin bir parçası, kuyruk
sokumunun da önemli kasların tutunma noktası olduğunu göstermiştir. Evrimci
yazar Scadding'in ifadesiyle "biyoloji bilgisi arttıkça, körelmiş organlar
listesi de giderek küçülmüş" ve sonunda yok olmuştur.222
Bugün
aynı durum "körelmiş DNA" gibi gösterilmek istenen DNA parçaları için
söz konusudur. Ama "biyoloji bilgisi arttıkça" bu iddia da
çürümektedir.
Huxley,
Julian
Neo-Darwinizm'in
mimarlarından zoolog Julian Huxley, 1958'de yayınladığı Religion Without
Revelation (Vahiysiz Din) adlı kitabında neo-Darwinizm'i bilimsel bir teori
olarak değil, ideolojik bir dogma olarak tarif etmektedir. (bkz. Neo-Darwinizm)
Hücre
Darwin zamanında canlı hücresinin kompleks yapısı bilinmiyordu. Bu nedenle dönemin evrimcileri, canlılığın nasıl ortaya çıktığı sorusuna "rastlantılar ve doğal olaylar" cevabını vermenin çok ikna edici olduğunu sanmışlardı. Darwin ilk hücrenin "küçük, ılık bir su birikintisinde" kolaylıkla oluşabileceğini öne sürmüştü. (bkz. Abiyogenez görüşü) Oysa canlılığın en küçük detayına kadar inen 20. yüzyıl teknolojisi, hücrenin insanoğlunun karşılaştığı en kompleks sistem olduğunu ortaya çıkardı. Bugün hücrenin içinde; enerjiyi üreten santraller, yaşam için zorunlu olan enzim ve hormonları üreten fabrikalar, üretilecek bütün ürünlerle ilgili bilgilerin kayıtlı bulunduğu bir bilgi bankası, bir bölgeden diğerine hammaddeleri ve ürünleri nakleden kompleks taşıma sistemleri, boru hatları, dışarıdan gelen hammaddeleri işe yarayacak parçalara ayrıştıran gelişmiş laboratuvar ve rafineriler, hücrenin içine alınacak veya dışına gönderilecek malzemelerin giriş-çıkış kontrollerini yapan uzmanlaşmış hücre zarı proteinleri olduğunu biliyoruz. Üstelik bu saydıklarımız, hücredeki karmaşık yapının yalnızca bir bölümüdür.

Evrimci
bir bilim adamı olan W. H. Thorpe, "canlı hücrelerinin en basitinin sahip
olduğu mekanizma bile, insanoğlunun şimdiye kadar yaptığı, hatta hayal ettiği
bütün makinelerden çok daha komplekstir" diye yazar.223
Hücre
o kadar komplekstir ki, bugün insanoğlu ulaştığı yüksek teknolojiyle bile bir
hücre üretememektedir. Yapay hücre oluşturmak için yapılan tüm çalışmalar başarısızlıkla
sonuçlanmıştır. Evrim teorisi ise, insanoğlunun tüm bilgi ve teknoloji birikimi
ile yapmayı başaramadığı bu sistemin ilkel dünyada "tesadüfen"
oluştuğunu öne sürer. Bu, bir örnek vermek gerekirse, basım evindeki bir
patlamayla, tesadüf eseri bir ansiklopedinin basılıvermiş olmasından çok daha
düşük bir ihtimale sahiptir.
Buna
benzer bir başka benzetmeyi İngiliz matematikçi ve astronom Sir Fred Hoyle, 12
Kasım 1981'de Nature dergisine verdiği bir demecinde yapmıştır. Kendisi de bir
materyalist olmasına rağmen Hoyle, tesadüfler sonucu canlı bir hücrenin meydana
gelmesiyle, bir hurda yığınına isabet eden kasırganın savurduğu parçalarla
tesadüfen bir Boeing 747 uçağının oluşması arasında bir fark olmadığını
belirtir.224 Yani, hücrenin kendi kendine, rastlantılar sonucu oluşması mümkün
değildir.
Evrim
teorisinin hücrenin nasıl var olduğu sorusunu açıklayamamasının en temel
nedenlerinden biri, hücredeki "indirgenemez komplekslik" özelliğidir.
(bkz. İndirgenemez komplekslik) Bir canlı hücresi, çok sayıda küçük organelin
uyum içinde çalışmasıyla yaşar. Bu parçaların biri bile olmasa, hücre yaşamını
sürdüremez. Hücrenin doğal seleksiyon ve mutasyon gibi bilinçsiz mekanizmaların
kendisini geliştirmesini bekleme gibi bir imkanı yoktur. Dolayısıyla,
yeryüzünde oluşan ilk hücrenin yaşam için gerekli tüm organel ve fonksiyonlara
sahip, eksiksiz bir hücre olması gerekmektedir.

İnsan
vücudunda 100 trilyondan fazla hücre bulunur. Bu hücrelerden bazıları o kadar
küçüktür ki bunların bir milyon tanesi biraraya gelse ancak bir iğne ucu kadar
yer kaplar. Ancak, bu küçüklüğüne rağmen hücre, bilim dünyasının ortak
kanaatiyle, insanoğlunun bugüne kadar karşılaştığı en kompleks yapı ünvanını
korumaktadır. Halen keşfedilmemiş pek çok sırrı içinde barındırmayı sürdüren
hücre, evrim teorisinin de en büyük açmazlarından birini oluşturur. Nitekim
ünlü Rus evrimcisi A. I. Oparin göz ardı edilemeyen bu gerçeği şöyle ifade
eder:
Maalesef
hücrenin meydana gelişi, evrim teorisinin bütününü içine alan en karanlık
noktayı teşkil etmektedir.225
Bu
konudaki diğer bir itiraf ise, Johannes Gutenburg Üniversitesi Biyokimya
Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Klaus Dose'ye aittir. Dose, canlı hücrenin oluşumu
ile ilgili olarak "Yoğun çabalara rağmen son 30 yıldan bu yana canlı
hücrelerin oluşumunu açıklayabilecek herhangi bir buluş yapılamadı"226
diyerek evrimin canlılığın kökenine bir açıklama getiremediğini itiraf
etmektedir.
Bu
itiraftan, evrimin önünün daha ilk aşamada tıkandığı ve daha fazla ileri gitme
imkanının kalmadığı rahatlıkla anlaşılmaktadır. Canlı vücudunun başlıca yapıtaşı
hücredir. Dolayısıyla, henüz hücrenin hatta hücreyi meydana getiren proteinler
ve proteinleri meydana getiren amino asitlerin meydana gelişini bile açıklayamayan
bir teorinin, dünya üzerindeki canlıların ortaya çıkışı hakkında bir açıklama
getirmesi mümkün değildir. Aksine hücre, insanın "yaratılmış"
olduğunun en açık delillerinden birini oluşturmaktadır.
Fakat
evrimciler, hala, ilkel dünya şartları gibi, olabilecek en kontrolsüz ortamda
canlılığın rastlantılarla ortaya çıktığını iddia edebilmektedirler. Oysa bu,
hiçbir zaman bilimsel verilerle uyuşmayan bir iddiadır. Ayrıca en basit ihtimal
hesapları bile, değil canlı bir hücrenin, o hücredeki milyonlarca proteinden
tek bir tanesinin bile tesadüfen oluşamayacağını matematiksel olarak kanıtlamıştır.
Bu da evrim teorisinin akıl ve mantıktan çok hayal, fantezi ve yakıştırmalar
üzerine kurulu bir senaryolar yığını olduğunu göstermektedir.

Tek
bir hücrenin varlığı kadar, hücreler arasında mükemmel bir uyum ve işbirliğinin
var olması da hayret vericidir. İnsan vücudundaki bütün hücreler başlangıçta
tek bir hücrenin bölünerek çoğalmasıyla meydana gelmiştir. Ve, daha en başından
beri, vücudumuzun şu anki yapısı, şekli, tasarımı ve tüm özellikleriyle ilgili
her türlü bilgi bu ilk hücrenin çekirdeğindeki kromozomlarda mevcuttur.
İnsanın
hayatının devamlılığı, kendisini meydana getiren hücrelerin hem kendi içlerinde
hem de birbirleri arasında uyum içinde çalışmaları sayesinde olur. Hücre, diğer
hücrelerle uyum içinde çalışırken, kendi yaşamını da büyük bir düzen ve hassas
bir denge içerisinde sürdürür. Bu düzenini devam ettirmek ve iç dengesini
korumak için ihtiyacı olan birçok maddeyi, enerjisi de dahil olmak üzere bizzat
kendisi tespit eder ve üretir. Kendi karşılayamadığı ihtiyaçlarını ise dışardan
büyük bir titizlikle seçip alır. Öyle seçicidir ki, dış ortamda başıboş dolaşan
maddelerden bir tanesi bile hücrenin izni olmadan tesadüf eseri onun kapılarından
içeri giremez. Hücrenin içinde lüzumsuz, amaçsız tek bir molekül bile bulunmaz.
Hücre dışına çıkışlar da aynı şekilde hassas kontroller, sıkı denetimler
sonucunda gerçekleşir.
Tüm
bunlarla birlikte hücre, her türlü dış tehdit ve saldırıya karşı kendini
koruyacak bir savunma sistemine de sahiptir. Dahası, içerdiği bunca yapı ve
sisteme, içinde devam eden sayısız faaliyete rağmen, ortalama bir hücrenin
büyüklüğü modern bir şehir gibi kilometrelerce kare değil, yalnızca
milimetrenin 100'de biri kadardır. Hücrenin yukarıda saydığımız işlevlerinden
her biri başlı başına birer mucize niteliğindedir. (bkz. DNA)


Yorumlar
Yorum Gönder